Amerika gezimizin ilk haftasını müthiş bir NBA final maçıyla kapattıktan sonra anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyorum.

2016 NBA FİNALS CLEVELAND
Manhattan gezimize 2016 NBA final maçını gezmek için ara vermiştik. New York’tan Cleveland’a araba ile maçı izlemeye gittik ve tekrar geri döndük. Bu nefis maç ve Cleveland’ta maç öncesi, sonrası neler yaptık öğrenmek için Bamm Bamm’ın yazısını okuyabilirsiniz. Biz Manhattan’a kaldığımız yerden devam edelim.

DÖNÜŞTE NEW YORK TRAFİĞİ
Cleveland’tan yaklaşık 7 saatlik yolculuk sonrasında Manhattan’a ulaştık ve yeni otelimizin yerini aramaya koyulduk. Aslında otelimizin yerini çok kolay oldu çünkü Times meydanındaydı. Otel Citizenm New York‘un konumu ve akıllı odaları nedeniyle tercih etmiştik. Bu otelin aynı zamanda Amsterdam, Londra, Glasgow, Rotterdam ve Paris’te de bulunmakta. Konsept bir otel olduğu için farklı bir dizayna sahipti. Girişte kırmızı küçük bir kütüphane karşıladı. Otelin girişinde diğerlerinden farklı olarak bildiğimiz türde bir resepsiyon yoktu. Yuvarlak bir masa ve üzerindeki ekranlar üzerinden check-in, check-out ‘u kendiniz gerçekleştiriyordunuz. Yardımcı olan bir görevli de bulunuyordu tabii tamamen teknolojinin ellerine bırakılmıyorsunuz 🙂

Citizenm New York Resepsiyon
Yüksek tavanlı lobinin büyük kısmı çeşitli objelerle donatılmıştı. Duvarlarda pop-art eserler vardı.

Citizenm New York

Citizenm New York
Odamızı seçtik ve kırmızı halılı koridorlardan geçerek odamıza ulaştık.

Odaların hepsi aynı boyutta ve küçüktü. Ama New York manzarası bu dezavantajı unutturmaya yetiyordu.

Citizenm New York oda manzarası
Odanın yönetimi de ipad üzerinden yapılıyordu. Perdeleri, tvyi ve ışıkları açıp kapatmak, yönetmek tamamen buradan gerçekleşiyordu. En süprizli kısmı seçtiğiniz moda göre ışıkların ve müziklerin değişimiydi.


Akşam Times meydanına çıktık tekrar. Gecesi gündüzden daha aydınlık bir meydandı burası. Mağazalar ve restaurantlar gece 12-1’e kadar açıktı. Şenlikli bir meydan olması yanısıra çok güvenilir gelmedi bana. Otelin yakınında da ne nedenle anlayamadığımız bir şekilde New York polisleri bir anda doluşup bir kişiyi yere yatırıp kelepçeleyip götürdüler. Times meydanı çevresinde olağan şeylerdi bunlar. Bir an kendimi Amerikan polisiye bir dizi içinde hissetmedim değil 🙂 Gece için bu kadar aksiyon yeterliydi, otelimize döndük.



Ertesi gün New York’taki 7.günümüzdü. Kahvaltı için önerilen adreslerden biri olan Sarabeth’s Restauranta gittik. Upper West Side’taki, Central Park’ın karşısındaki şubesiydi bizim gittiğimiz. Bunun dışında dört lokasyonda daha Sarabeth’s bulunuyor. Normalde rezervasyonsuz yer bulmak zor olduğu söylenmişti ama biz rezervasyonsuz gidip yer bulabildik. Ama siz kendinizi garanti altına almak isterseniz verdiğim linkten rezervasyon yaptırabilirsiniz. Kahvaltı için seçimimiz omletten yana oldu. Ispanak ve keçi peynirli omleti çok leziz ve ve büyük bir porsiyondu. İçecek olarak four flowers juice seçtim ve nefisti. Ananas, portakal, muz, nar sularının karışımıydı.


Buradan ayrılıp fifth avenue’deki Museum of Modern Art’a geçtik. 10.30- 08.00 arası açık olan müzenin giriş ücreti 25 dolardı.

Dünyanın en iyi batı modern sanat müzesi görülüyor. Geçici sergilerin yanısıra sabit sergilenen eserlerde mevcuttu. Yarım gün gezdiğimiz müzede sabit sergilenen eserlerden en önemlileri:
- The Starry Night (Yıldızlı Gece) – Vincent van Gogh,

- The Persistence of Memory (Belleğin Azmi) – Salvador Dalí,

Water Lilies (Nilüferler) – Claude Monet,
- Dance (Dans) – Henri Matisse,
- The Bather (Yıkanan) – Paul Cézanne,
- Self-Portrait With Cropped Hair (Kesilmiş Saçlı Otoportre) – Frida Kahlo.
- Broadway Boogie Woogie (Broadway Boogie Woogie’si) – Piet Mondrian,
- Les Demoiselles d’Avignon (Avignon’un Genç Kızları) – Pablo Picasso
















Bu eserleri görmenin verdiği sanat sarhoşluğu ile beraber müzenin bahçesinde biraz dinlendik. Sanat eserleri ile süslenmiş huzurlu bir bahçesi vardı.


MoMA’dan çıktıktan sonra müze mağazasından alışveriş yapmak istedik ama daha karşıdaki mağazası açılmamıştı. Şu anda açık olduğu için oradan alışveriş yapabilirsiniz. Bunun dışında 4 lokasyonda daha mağazası var. Biri de Tokyo’da. Biz alışverişimizi SoHo’dakinden yaptık. Özellikle Japon sanatçıların eserlerinin bulunduğu mağazada yaratıcılığın sınırlarını zorlayan harika tasarımlar vardı. Taşıyabileceğimiz kadarını alabildik, aklım birçok şeyde kaldı aslında. Kitap görünümlü ışık, YOY masa lambası ve tasarım servis tabaklarından aldık. Buradaki ürünleri başka bir yerde bulamayacağınız için mutlaka ama mutlaka gitmenizi öneririm.
Alışverişimizi yaptıktan sonra otelimizin yakın olmasını fırsat bilerek otele uğrayıp New York manzarasını görmek için Rockefeller Center’a gittik.


Yukarı çıkmadan önce hemen girişte dışarıda bulunan ve önerilen adreslerden biri olan Bouchon Bakery’e uğradık. Öğle yemeği olarak domates çorbasından içtik. Bunun dışında sandviç ve tatlı çeşitleri bulunuyordu. Gayet lezzetli bir çorbaydı. Oturacak yer az olduğu için kalabalık zamanlarda yemek yemek için iyi bir adres olmayabilir.


Rockefeller Center art deco mimari tarzda yapılmış 5. ve 6. cadde arasında yeralan bir merkez. Şehri gözlemlemek için binanın tepesine çıkmak için asansör sırası beklemek dışında bir zorluğu yok. New York City Pass’la giriş yaptığımız için ayrı bir sıradan ilerlediğimiz için daha hızlı yukarı çıktık diyebilirim.


Yukarı çıktığımızda hem Central Park hem Empire State’i kapsayan harika bir kuşbakışı New York manzarası karşıladı bizi.




Manzaranın tadını çıkardıktan sonra yorgunluğumuzu atmak için önce bir kahve molası veriyoruz.


Theater District’te yer alan Bibble and Sip’in lamalı sempatik logosunu görüp içeri girdik. Japon mutfağından esinlenen mekanın müdavimi öyle çoktu ki kapının dışına kadar sıra vardı. Gelen giden herkes matcha kremalı puflardan soruyordu. Bize sıra geldiğinde bir baktım matcha puftan sadece 2 tane kalmış. Hemen aldık tabi. Bir de early greyli puf vardı denemek için ondan da aldık. Kahve olarak favorim lavantalı latteden aldım. Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bu mekanın pufları meşhurmuş ve öğlen 12.00’den sonra çıkıyormuş. Puflarımızı Central Park’ta yemek için paket yaptırdık.

Yol üstünde Lincoln Whole Foods marketten akşam yemeği alışverişi yaptık. Bu marketin sıcak yemek, salata barı çok genişti. Bir restaurant gibi işliyordu. Alışveriş ve pratik yemek için aklınızda bulunsun, bir çok yerde şubesi mevut. Bu linkten nerede olduklarını görebilirsiniz. Karnımız tok, elimizde puflarımız Central Park’ın çimlerine yayıldık. Bu yazıyı yazarken en çok özlediğim anların Central Park’taki güneşi doya doya hissettiğimiz hiç bir telaşımızın olmadığı anlar olduğunu farkettim.

Ertesi gün kahvaltı için Fransız restaurantı Balthazar’a gittik. SoHo’da yer alan mekanın fırın vitrini tam bir kalori bombasıydı 🙂 İçeri girdiğimizde ambiyans öyle hoştu ki sanki kıta değiştirip Avrupa’ya gitmiştik. Online rezervasyon yaptırıp gidebileceğiniz gibi bizim gibi yaptırmadan gidip yer de bulabilirsiniz. Benim buradaki favorim çikolatalı ekmek oldu. Fiyatlar ortalamanın üzerindeydi.


Bugünkü ilk adresimiz Bryant Park içindeki New York Halk Kütüphanesi (New York Public Library) ydi. Girişin ücretsiz olduğu kütüphanenin Beaux Arts tarzındaki mimariyle yapılmış (devasa kolonlar ve korniş üzerindeki heykeller) binası etkileyiciydi.

Girişinde sanat kafe bulunuyordu. Her masada resim yapmak için kalem ve kağıtlar vardı. Buraya cuk oturmuş bir yer olmuştu.

İçerisi de dışı gibi gösterişli olan binanın en çok merak ettiğimiz ana okuma salonu ‘Rose Main’ tadilatta olduğu için kapalıydı. Daha küçük salonlar açıktı ve içeride çalışma yapanlar vardı.




Kütüphaneden çıktıktan sonra hemen yanındaki Bryant Park’a geçtik. Gökdelenler içinde küçük bir parkttı ve yine çimlere uzanmış ama daha çok yeşil sandalyelere oturmuş birsürü insan vardı.



Burada biraz vakit geçirdikten sonra tren platformu sayısı ile dünyanın en büyük tren garı sayılan Grand Central Terminali gezdik. 42.cadde ile Park Avenue arasında yer alan terminalin içi öyle kalabalıktı ki bir an kaybolacağım sandım. Balkonlardan birine çıkıp biraz terminalin telaşlı halini izlemenizi tavsiye ederim.



New York’taki son günümüzün akşamında Empire State binasına çıktık. Bunun için özellikle geceyi seçtik çünkü zaten Rockefeller Center’dan gündüz New York’u kuşbakışı izlemiştik. Fifth Avenue’de yer alan bina New York’taki en yüksek bina olarak biliniyor. Bu arada Empire State, New York’un lakabıymış bunu da yeni öğrendim 🙂 Gece saat 02.00’ye kadar açık. En son ziyaretçi alımı 01.15 olması nedeniyle biz gece 12’den sonra oraya varmıştık. Gece gündüze göre kalabalıkta azalmıştı. New York City Pass ile geçişimizi yaptıktan sonra asansörle önce 86. kata sonra başka bir asansörle 102. kata çıktık. Yukarısı aşağıdan daha kalabalıktı ve haziran ayında olmamıza rağmen kış gibi soğuk, rüzgarlıydı. Daha önce okuduğum bilgiler ışığında duruma hazırlıklı gelmiş, sıkı giyinmiştik. Kıyıdan köşeden fırsat bulup New York’un gecesine doyduk. Buraya kesinlikle gece gelmenizi öneririm, vaktiniz varsa tabii gündüz de gelin.




3 haftalık balayı tatilimizin ilk 10 gününü New York’ta ve 1 gün Cleveland’ta geçirmiştik bile. Ve daha tatilimizin yarısı duruyordu. Ertesi gün Orlando yolcusuyduk.
New York, özgürlüğe doyduğum, kendimi dünyanın bir ucunda hissettiğim bir şehir olarak zihnime kazındı. Hala ara sıra gidesim gelir 🙂 İleride bir zaman kış mevsiminde gitmek ve müzelerine daha fazla vakit ayırmak da planlarım arasında.
Sırada Orlando ve Miami var. Yaz yaklaşıyor malum, takipte kalın!
Alışveriş rehberini ayrı bir yazı olarak yazıyorum, takipte kalın!
Serinin diğer yazıları:
Macera dolu Amerika Bölüm 1: Seyahati Planlama
Macera Dolu Amerika Bölüm 2: New York -Brooklyn
Macera Dolu Amerika Bölüm 2: New York-Williamsburg
Macera Dolu Amerika Bölüm 2: New York -Manhattan Bölüm 1
2016 NBA Finalleri… Cleveland Cavaliers-Golden State Warriors maçına doğru

Pingback: Macera Dolu Amerika Bölüm 3: Orlando | Kaplan'lar Keşifte!