Sanatın ve Toskana’nın başkenti, Leonardo da Vinci ve Michelangelo’nun doğduğu Floransa’yı 3 günde gezebildiğimiz kadarıyla sizlere aktaracağım. Böyle özel bir şehri bir yazıya sığdırmak oldukça zor olacak.

Yazıma başlarken size ilk önce bu şehri bir hataya düşüp bir güne sıkıştırmamanızı öneririm. 100 tane müzenin bulunduğu bir şehirden bahsediyoruz ki inanın 3 günde bile ağzımıza bir lokma bal çalınmış gibi oldu.
Haydi başlayalım Floransa’yı turlamaya!
Floransa’ya Venedik’ten trenitalia ile hızlı trenle gittik. Tren biletimizi almayı son güne bıraktığımız için normalin üzerinde bir fiyata aldık.

Önceden alırsanız eğer kişi başı hızlı tren bileti fiyatı 36 euro’dan başlıyor. Venedik St. Lucia yani Venedik eski şehirden bindiğimiz tren Venedik Mestre’ye uğrayarak 2 saatte Floransa’ya ulaştı. Premium class koltuk seçimi ile yaptığımız yolculuğumuz ikram edilen atıştırmalıklarla rahat ve keyifli geçti.

Karşısında bulunan kiliseden ismini alan Floransa Santa Maria Novella tren garına vardığımızda şaşkınlığa uğradım. Bu kadar büyük ve kalabalık bir gar beklemiyordum.
Kalabalığı geçerek garın dışına çıktığımızda tam karşısındaki Santa Maria Novella kilisesini gördük. Yer ayırttığımız otele doğru yürümeye başladık. Arnavut kaldırımda valizlerle yürümek biraz zor oldu. Rezervasyon yaptığımız Milu Hotel ‘i seçerken hem merkezi hem de gara yakın olduğu için tercih ettik.

Otel Floransa’nın moda merkezi olan caddesi Via de’ Tornabuoni’de yer alıyordu. Gardan yaklaşık 10 dk yürüme mesafesi uzaklıktaydı. 14. yüzyıldan kalma bina restore edilmiş ve içerisi akıllı bir bina haline getirilmişti.

Via de Tornabuoni
Bizi cezbeden en önemli özelliği de modern sanat eserlerinin otelin çeşitli yerlerinde sergileniyor olmasıydı; aynı zamanda beğenirseniz satın da alabiliyorsunuz ama fiyatlar oldukça yüksek.

Hotel Milu

Hotel Milu

Hotel Milu
Girişte küçük bir resepsiyonda güleryüzlü bir karşılama sonrası odamıza yerleştik. Oda kullanışlı ve konforluydu. Artık karnımız çok acıkmıştı ve Toskana mutfağını tatmak için sabırsızlanıyorduk. Özellikle Fiorentina Steak denemek istediğimiz lezzetler arasında ilk sırayı alıyordu. Araştırmalarımız sonucunda bize en yakın ve en çok önerilen Trattoria Nerone’ya gitmeye karar verdik. Kolayca bulduğumuz mekanın Ortaçağ temalı dekorasyonunu çok sevdim. Ambiyans ‘ İşte Floransa’dayım’ dedirten cinstendi.

Trattoria Nerone

Trattoria Nerone
Masamıza yerleştikten sonra Fiorentina Steak istedik. Kilogram şeklinde sipariş veriliyordu ve iki kişi için ortalama yeterli miktarı 1 kg’ydu. Kilogramı da 40 euro’ydu. Yanında yeşilliklerden oluşan bir salata, patates ve yöresel ‘Chianti’ adı verilen şaraptan söyledik. Steak geldi ve büyük bir hevesle yemeğe başladık ki o çiğ tadı alana kadar. Normalde az pişmiş eti yiyebilen ben bile bu eti yiyemedim. İçi tamamen pişmemişti. Eğer çiğ ete tahammülünüz yoksa hiç denememenizi öneririm çünkü tekrar pişirseler bile hala çiğ oluyor. Çünkü Fiorentina Steak süt danasının sırtından çıkarılan etle odun kömüründe tütsülenerek pişiriliyormuş. Restaurantta harika pizza çeşitleri de mevcut tek bir seçenekte kendinizi kısıtlamayabilirsiniz. Ortamın güzelliğiyle gözlerimiz doysa da karnımız biraz aç kalmış şekilde buradan ayrıldık.

Trattoria Nerone

Trattoria Nerone- Fiorentina Steak
Floransa’yı gece turlayalım dedik. Bu arada ulaşım için herhangi bir kart almadık çünkü çoğu yere yürüyerek gitmeye karar vermiştik. İlk önce Signoria Meydanına geldik. Toskana Gotik akımının en güzel eserlerinden biri olan Palazzo Vecchio’u tüm görkemiyle karşımızdaydı.

Palazzo Vecchio
Hemen yanında Neptün çeşmesi ve Michelangelo’nun şaheseri Davud heykelinin replikası vardı. Aslını görene kadar bu hali bile etkilemişti beni.

Davud Heykeli Replikası
Bu meydanda yine Loggia adı verilen alanda muazzam heykeller sergileniyordu.

Loggia
Buradan sonra şehrin simgesi, Duomo’su Santa Maria del Fiore’yi görmeye gittik.

Duomo önünde sanattan mest olmuş ben 🙂

Floransa Duomo’su
Beyaz ve yeşil mermerlerin ağırlıkta olduğu dış cephesiyle gece bile aydınlık görünen yapının etrafını turladıktan sonra şehrin en güzel caddelerinden biri olan Via Dei Calzaiuol’da yürürken Venchi’nin o harika dondurmasınından yedik.

Nefis dondurmadan sonra Republica meydanından geçerek Arno Nehri kıyısına ulaştık. Nehirdeki yansımalar, tarih kokan sokaklar beni mest etmişti.

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

Arno Nehri Kıyısı
Ertesi gün Siena’ya gideceğimiz ve dolu dolu bir gün olacağı için otele dönüp dinlendik. Siena’daki kısa ama harika gezimizin ayrıntılarına Toskana’nın kahverengi incisi Siena yazımdan ulaşabilirsiniz.

Gezi Boyunca Rotamız Venedik-Floransa-Siena-Floransa-Roma

Siena
Ertesi gün Siena’dan döndüğümüzde yine akşam olmuştu. Yemek için rezervasyon yaptırmamamıza rağmen yer bulduğumuza deliler gibi sevindiğim La Giostra Restaurant’taydık.

La Giostra
‘Slow Food’ felsefesini benimseyen restaurantın menüsü Toskana yemeklerine bir saygı göstergesi gibiydi. Romantik ambiyansı ve masaları dolaşan sempatik sahibi de ayrıca kalbimizi çaldı.

La Giostra

La Giostra
Yemeğe başlamadan önce İtalya’da bir yemek öncesi klasiği prosecco’dan ve mezelerden ikram edildi. Ekmek üzerine sürülen tavuk ciğeri bizden tam not aldı, mükemmeldi.

Ana yemek seçimlerimiz makarnadan yana oldu. Damağımızda bir bayram havası mevcuttu fakat porsiyonlar oldukça büyük olduğu için kalanları paket yaptırmak zorunda kaldık.


Tiramisu da bildiklerimden farklı ve çok hafifti. Floransa’da kaldığım sürece en beğendiğim mekan burası oldu.

Bugünü de yine gece Floransa turu yaparak tamamladık.

Republica Meydanı

Eataly Market
14 Şubat’ta harika bir Floransa sabahına uyanacaktık.
Serinin diğer yazıları:
Medici’lerden Toskana’ya Miras Floransa Bölüm 2

Pingback: Medici’lerden Toskana’ya Miras Floransa Bölüm 2 | Social Life, Happy Life